Eski Şehirler Gerçekten Ne Kadar Pisti?
Antik çağlardan Orta Çağ’a uzanan bu yazı, eski şehirlerde çöp, kanalizasyon, kötü koku ve hijyen sorunlarının gündelik yaşamı nasıl şekillendirdiğini inceliyor.
GİRİŞ Bugün Pompeii'nin taş döşeli sokaklarında veya Roma'nın antik hamamlarında yürüdüğümüzde geçmiş bize olduğundan çok daha temiz görünür. Mermerler yıkanmış, kanalizasyonlar boşalmış, sokaklardaki hayvanlar, pazarlar, atölyeler ve kalabalıklar ortadan kalkmıştır. Geriye yalnızca taş kalmıştır. Oysa eski bir şehri gerçekten anlayabilmek için yalnızca nasıl göründüğünü değil, nasıl koktuğunu da hayal etmek gerekir. Bir Roma sokağında hayvan dışkısı, idrar, yiyecek artıkları, atölyelerden çıkan organik atıklar ve kirli suyla karşılaşmak mümkündü. Pompeii'deki bazı evlerde tuvaletler mutfağın hemen yanında bulunuyor; kanalizasyona bağlanmak yerine evin altındaki fosseptiklere açılıyordu. Kumaş işleyen atölyelerde idrar kullanılıyor, tabakhanelerde hayvan derileri ve kalıntıları işleniyor, balık sosu üreten işletmeler fermente balık kokusunu çevreye yayıyordu. Bununla birlikte aynı toplum su kemerleri, hamamlar, çeşmeler ve devasa drenaj ağları inşa etmişti. Bu çelişki yalnızca Roma'ya özgü değildi. İnsanların büyük topluluklar halinde yaşamaya başlamasıyla birlikte medeniyetin en temel sorunlarından biri ortaya çıkmıştı: Binlerce insanın ürettiği çöp ve dışkı ne yapılacaktı? Bu nedenle atık tarihi aslında şehir tarihinin kendisidir. Şehirlerin Doğuşu, Pisliğin Birikmesi Dünyanın ilk büyük şehirlerinin ortaya çıktığı Mezopotamya, aynı zamanda insanlığın ilk ciddi kentsel sanitasyon problemleriyle karşılaştığı bölgelerden biriydi. MÖ 4. binyılın ortalarında bazı yerleşimler onlarca hektarlık alanlara yayılmış ve nüfusları binlerle ifade edilmeye başlamıştı. Daha fazla insan, daha fazla yiyecek, daha fazla üretim; aynı zamanda daha fazla hayvan dışkısı, kırık eşya, yemek artığı ve insan atığı anlamına geliyordu. Augusta McMahon'un incelemesinde erken Mezopotamya kentlerinde aşırı kalabalıklaşma, temiz suya erişimde güçlük ve sürekli biriken atıkların kentsel yaşamın temel sorunları arasında olduğu vurgulanır. Mezopotamya'nın mühendislik açısından gelişmemiş olduğu söylenemez. Tapınaklar, surlar, kanallar ve sulama sistemleri inşa ediliyordu. Ancak kralların yazıtlarında ve arkeolojik kayıtlarda, bütün kenti kapsayan temiz su sistemleri, kamu tuvaletleri veya merkezi kanalizasyon projeleri aynı ölçüde görünmez. İçme suyunun elde edilmesi ve insan atığının uzaklaştırılması büyük ölçüde hanelerin kendi imkânlarına bırakılmış görünmektedir. Yine de Mezopotamyalılar tuvaleti bilmiyor değildi. Bazı evlerde zemine açılmış derin çukurlar kullanılıyor, bazılarında atık eğimli kanallarla başka noktalara aktarılıyordu. Tell Asmar'daki MÖ 3. binyıl saraylarında pişmiş tuğladan oturma yerleri bulunurken, Nuzi'deki bir örnekte mermer bir arkalığa dahi rastlanmıştır. Güneydoğu Anadolu'daki Alalakh'ta bulunan tuvaletlerden bazıları ise duvarların altından sokağa uzanan drenajlara veya fosseptiklere bağlanıyordu. Sorun, bu teknolojilerin varlığından çok yaygınlığıydı. Kazılmış Mezopotamya mahallelerinde her ev için kalıcı tuvalet bulunmadığı görülüyor. Bu nedenle birçok hanenin taşınabilir kaplar veya kovaya benzeyen sistemler kullanmış olması mümkündür. Dolan kaplar şehir dışına taşınıyor, belirli noktalara dökülüyor veya tarımda kullanılmak üzere değerlendiriliyordu. Profesyonel ve devlet tarafından örgütlenmiş düzenli bir dışkı toplama sistemine dair güçlü kanıt bulunmadığından, işin büyük kısmı evlerin kendi sorumluluğundaydı. Atık ise her zaman değersiz değildi. İnsan ve hayvan dışkısı tarım için gübreydi. Kuzey Mezopotamya'da yerleşim çevresindeki arkeolojik izler, evsel atıkların tarlalara taşınarak toprağın verimliliğini artırmak için kullanılmış olabileceğini düşündürmektedir. Böylece bugün yalnızca “pislik” olarak gördüğümüz maddeler eski toplumlarda ekonomik bir değere sahip olabiliyordu. Fakat bu sistemler kolaylıkla sağlık problemine dönüşebiliyordu. Bazı Mezopotamya evlerindeki drenaj kanallarının çıkışı doğrudan sokağa veriliyordu. Yağmur ve yıkama suyu dışkıyı seyreltiyor ancak aynı zamanda daha geniş bir alana yayıyordu. Sokaklarda kalan durgun kirli su hem insanların temas ettiği bir yüzey yaratıyor hem de hastalık taşıyan canlılar için uygun bir ortam oluşturuyordu. Kentlerin büyümesiyle çöp yığınları da büyüdü. Ur, Abu Salabikh ve Tell Majnuna gibi merkezlerde evlerden, zanaat atölyelerinden ve kurumsal yapılardan gelen malzemelerin bir araya toplandığı büyük çöplükler bulunmuştur. Tell Majnuna'daki tabakalar, bazı çöplerin rastgele değil, belirli dönemlerde geniş çaplı bir toplama faaliyetiyle yığıldığını düşündürmektedir. Başka bir ifadeyle ilk şehir sakinleri çöple mücadele etmek için çok erken tarihlerden itibaren çeşitli düzenlemeler geliştirmişti. Bu deneyim zamanla daha karmaşık sistemlere dönüştü. Girit'teki Minos uygarlığının Knossos Sarayı'nda yağmur suyunun çatılardan toplanarak banyo ve tuvaletlerden çıkan atıkları hareket ettirmekte kullanıldığı görülür. Knossos'un drenaj ağının toplam uzunluğu 150 metreyi aşıyordu. Phaistos ve Zakros gibi merkezlerde de oldukça gelişmiş su ve kanal sistemleri vardı; Zakros'taki bazı kanallar bir insanın geçebileceği kadar büyüktü. MÖ 4. yüzyıl civarında Yunan dünyasında özel ve kamusal tuvaletlerin daha görünür hâle gelmesiyle uzun sıralar halinde oturma yerlerine sahip büyük latrinalar ortaya çıktı. Romalılar daha sonra bu geleneği imparatorluğun geniş coğrafyasına taşıdı. Böylece Roma'nın meşhur sanitasyon sistemi bir anda ortaya çıkmış bir mucize değil, Mezopotamya ve Ege dünyasında yüzyıllar boyunca gelişen su ve atık teknolojilerinin daha geniş ölçekli bir devamıydı. Roma'nın Büyük Çelişkisi: Dev Kanalizasyonlar, Kirli Sokaklar Romalılar su mühendisliğinde antik dünyanın en büyük başarılarından bazılarını ortaya koydu. Su kemerleri kilometrelerce uzaktan kente tatlı su getiriyor; çeşmeler, hamamlar ve kamusal yapılar bu ağdan besleniyordu. Roma'nın ünlü Cloaca Maxima sistemi, geç Cumhuriyet döneminde şehrin çeşitli drenaj hatlarını Tiber Nehri'ne bağlayan büyük bir yeraltı ağı hâline gelmişti. Sokaklardan gelen yağmur suyu, çeşmelerden taşan su ve beraberindeki çöpler bu hatlara taşınabiliyordu. Fakat Cloaca Maxima'yı modern kanalizasyon sistemi gibi düşünmek yanıltıcıdır. Ann Olga Koloski-Ostrow'un Roma şehir kokularına ilişkin incelemesi, sistemin ilk ve başlıca görevlerinden birinin insan dışkısını uzaklaştırmaktan ziyade şehrin alçak bölgelerinde biriken suyu boşaltmak olduğunu vurgular. Roma sık sık Tiber'in taşkınlarıyla karşı karşıya kalıyordu ve drenaj bu nedenle hayatiydi. Elbette dışkı, hayvan gübresi ve çöpler de kanallara karışıyordu; ancak Roma'nın altında kanalizasyon bulunması her evin modern bir şehirdeki gibi bu sisteme bağlı olduğu anlamına gelmiyordu. Pompeii bunun en iyi örneklerinden biridir. Kentin bazı bölgelerinde drenaj ve kanalizasyon bulunurken başka sokaklarda yağmur, kirli suyun uzaklaştırılmasının temel aracına dönüşüyordu. Kış aylarında yağmur sokaklarda biriken pisliği aşağı doğru sürükleyebilirdi; fakat sıcak ve kuru yaz aylarında aynı pislik yerinde kalıyordu. Koloski-Ostrow, Pompeii sokaklarının yaz aylarında ağır kokulu olabileceğini ve ünlü yükseltilmiş geçiş taşlarının kirli yolları aşmak için önemli olduğunu belirtmektedir. Antik yazılı kaynaklar da Roma sokaklarının steril olmadığını gösterir. Juvenalis'in satirlerinde dar sokaklar kalabalık insanlar, hayvanlar, çamur, yemek taşıyan köleler ve yük arabalarıyla doludur. Arkeolojik verilerle birlikte değerlendirildiğinde şehirde hayvan gübresi, kirli su, idrar, yemek artığı ve çeşitli çöplerin günlük hayatın parçası olduğu anlaşılır. Üstelik insan atığı yalnızca sokakta değildi. Pompeii ve Herculaneum'daki birçok özel evde tek kişilik tuvaletler bulunuyordu ancak bunların büyük kısmı doğrudan ana kanalizasyon ağına bağlanmıyordu. Atıklar evlerin altındaki fosseptiklerde birikiyor ve daha sonra elle boşaltılıyordu. Çıkarılan dışkı tarım arazileri için gübre olarak satılabiliyor veya ev bahçelerinde kullanılabiliyordu. Modern insan açısından daha şaşırtıcı olan, bu tuvaletlerin çoğunun mutfağın içinde veya hemen yakınında bulunmasıdır. Böyle bir evde yemek hazırlanırken yalnızca birkaç metre ötede açık veya yarı açık bir fosseptik bulunabilirdi. Bunun nedeni kısmen evin kirli kabul edilen faaliyetlerini aynı hizmet bölgesinde toplamak olabilir. Roma'nın koku dünyası yalnızca dışkıdan ibaret değildi. Kumaş temizleme ve işleme işinde çalışan fullonica atölyeleri idrardan yararlanıyordu. İdrarın amonyak içeriği tekstil işlemede işe yaradığından, şehirde ekonomik değeri olan bir maddeydi. Roma kültüründe İmparator Vespasianus'un idrar toplama faaliyetlerini vergilendirmesine dair hikâye bile bu ilişkinin ne kadar bilindiğini gösterir. Dericilik başka bir ağır koku kaynağıydı. Hayvan derileri işlenirken karkas ve iç organların bertaraf edilmesi gerekiyordu. Ulpianus'un Digest 'inde hayvan parçalarının sokaklara atılmasını yasaklayan hükümler bulunması, bu davranışın gerçek bir kentsel problem olduğunu göstermektedir. Atölyelerin tamamı şehrin uzağındaki özel sanayi bölgelerine taşınmış değildi; konutlarla rahatsız edici üretim faaliyetleri yan yana bulunabiliyordu. Pazarlar, fırınlar, şarap üretimi, zeytin presleri ve fermente balık sosu garum da şehrin koku karışımını tamamlıyordu. Bu nedenle Roma'yı yalnızca “bok kokan bir şehir” olarak hayal etmek de eksiktir. Taze ekmeğin, şarabın, meyvelerin, tütsünün ve parfümün kokusu; hayvanların, kanalizasyonun ve atölyelerin kokusuyla aynı sokakta karşılaşabiliyordu. Hamamlar bile bu çelişkinin parçasıdır. Bugün Roma hamamları bize temizliği çağrıştırır; gerçekten de yıkanma Roma yaşamında son derece önemliydi. Ancak bir hamamın sıcak havuzunu gün içinde çok sayıda kişi paylaşabiliyordu. Koloski-Ostrow, açık yaralar, çeşitli deri hastalıkları ve parazitleri bulunan insanların da aynı ortamda bulunmuş olabileceğini hatırlatır. Özellikle günün ilerleyen saatlerinde suyun modern standartlarda temiz olması beklenemezdi. Piers Mitchell'ın paleoparazitolojik araştırmaları bu noktada arkeolojinin daha sert kanıtlarını ortaya koyuyor. Roma dünyasında umumi tuvaletler, su kemerleri, çeşmeler, sanitasyon yasaları ve düzenli yıkanma kültürü bulunmasına rağmen kamçı kurdu, yuvarlak solucan ve dizanteriye yol açan Entamoeba histolytica yaygınlığını koruyordu. Bit, pire ve tahtakurusu gibi dış parazitlere ilişkin arkeolojik kanıtlar da mevcuttur. Buradaki sorun Romalıların temizlikten anlamaması değildi. Mikroorganizmaların ve parazitlerin yaşam döngüsünün bilinmemesiydi. Şehirden toplanan insan dışkısının tarlalarda gübre olarak kullanılması, eğer yeterince uzun süre işlenmeden toprağa verilirse parazit yumurtalarının yetiştirilen ürünlere geçmesine yol açabiliyordu. Mitchell, bunun Roma döneminde yuvarlak solucan ve kamçı kurdunun yaygın kalmasının olası açıklamalarından biri olduğunu belirtir. Yani Roma, aynı anda hem son derece temizliğe önem veren hem de modern anlamda hijyenik olmayan bir toplum olabilirdi. Su kemerine sahip olmak mikrop teorisine sahip olmak değildi. Orta Çağ: “Herkes Çöpünü Pencereden Atıyordu” Efsanesinin Arkası Roma'nın ardından Avrupa'nın tamamen sanitasyondan vazgeçtiğine ilişkin yaygın bir görüntü vardır. Orta Çağ şehirleri genellikle çamur, dışkı ve çöple dolu; insanların yıkanmadığı ve belediyelerin hiçbir şey yapmadığı yerler olarak resmedilir. Gerçek daha karmaşıktır. Elbette Orta Çağ şehirleri modern standartlara göre kirliydi. Akan suya erişim sınırlıydı; nüfus arttıkça dar sokaklar ve yetersiz atık sistemleri sorun yaratıyordu. Ancak Ebru Emine Oğuz'un Orta Çağ Avrupa'sında Temizlik ve Hijyen çalışması, düşük teknolojili atık sistemlerinin hiçbir sistem bulunmaması ile karıştırılmaması gerektiğini vurgular. Geç Orta Çağ şehirlerinde fosseptikler, açık drenajlar, bazı kanal ağları ve atıkların belirli bölgelere taşınmasına ilişkin uygulamalar vardı. Daha önemlisi, kent sakinlerinin pisliği kabullenmiş olduğuna dair fikir de doğru değildir. yüzyıldan itibaren İtalyan ve Fransız kentlerinde organik atıkların su yollarına ve sokaklara dökülmesini sınırlayan düzenlemeler görül