Türklerin Ortaya Çıkışı ve İslam Öncesi Türk Toplumunun Yapısı
Tarih boyunca Orta Asya'dan dünyanın dört bir yanına yayılan, kendine özgü dili, kültürü ve devlet geleneği olan kadim bir millet.
Giriş Türklerin tarih sahnesine çıkışı, tek bir kavmin belirli bir tarihte aniden ortaya çıkması şeklinde açıklanamaz. “Türk” adı, Türk dilleri, Türkçe konuşan topluluklar ve Türk siyasî kimliği birbiriyle ilişkili olmakla birlikte aynı şeyi ifade etmez. Türklerin tarihi; farklı boyların birleşmesi, dağılması, başka topluluklarla karışması, yeni siyasî birlikler kurması ve ortak bir dil-kültür çevresinin genişlemesiyle şekillenmiştir. Dolayısıyla Türklerin kökeni araştırılırken değişmeden kalan saf bir topluluk aramak yerine, etnogenez , yani toplulukların tarih içerisinde oluşması ve dönüşmesi üzerinde durmak gerekir. Bu konuda kaynakların sınırlı olması da araştırmayı güçleştirmektedir. İslam öncesi Türklerin kendi oluşturdukları yazılı belgeler görece az olduğundan Çin, Arap, Fars, Soğd, Tibet, Grek, Latin, Süryani ve Rus kaynaklarından yararlanılmaktadır. Ancak bu metinlerin çoğu Türkleri dışarıdan gözlemleyen toplumlar tarafından yazıldığı için kullanılan kavramların, siyasî önyargıların ve “barbar” gibi küçültücü tanımların eleştirel biçimde değerlendirilmesi gerekir. Bu yazıda Türklerin tarihî oluşumu, “Türk” adının ortaya çıkışı, bozkır coğrafyasının etkisi, sosyal yapı, ekonomik yaşam, devlet anlayışı, askerî teşkilat, inanç sistemi ve Türklerin Avrasya tarihindeki rolü birlikte incelenecektir. Türkler bir anda mı ortaya çıktı? Türklerin tarihini doğrudan Göktürk Kağanlığı ile başlatmak bir bakıma doğru, bir bakıma eksiktir. Doğrudur; çünkü “Türk” adını resmî devlet adı olarak kullanan, Türkçe metinler bırakan ve siyasî kimliği açık biçimde tanımlanabilen ilk büyük devlet Göktürk Kağanlığı’dır. Eksiktir; çünkü Göktürkleri oluşturan topluluklar, diller ve bozkır gelenekleri 552 yılında birdenbire meydana gelmemiştir. Peter B. Golden, “Türk” adına ilişkin kesin ve tartışmasız kayıtların 6. yüzyıl ortalarına ait olduğunu belirtir. Daha eski dönemlerde Türk adına benzeyen bazı kelimeler bulunmakla birlikte bunların gerçekten Göktürklerle veya Türkçe konuşan topluluklarla bağlantısı kesin değildir. Golden’a göre “Türk” etnoniminin 6. yüzyıldaki siyasî gelişmelerle birlikte ortaya çıkmış veya o dönemde belirgin bir anlam kazanmış olması mümkündür. “Türk” kelimesinin kökeni de kesin olarak çözülememiştir. Kelimenin “güçlü, kuvvetli” anlamıyla ilişkilendirildiği yorumlar bulunmakla birlikte bu açıklama bütün araştırmacılar tarafından kabul edilmemiştir. Yazıtlarda “Türk”, “Türük” ve farklı kaynaklarda “Türküt” biçimleriyle karşılaşılır. Dolayısıyla kelimenin kökeni konusunda akademik bir uzlaşma bulunmamaktadır. Buradaki en önemli ayrım şudur: Türkçe konuşan toplulukların tarihi, “Türk” adını taşıyan devletin tarihinden daha eskidir. Ancak daha eski bir topluluğun bozkırda yaşamış, atlı savaşçılığa sahip olmuş veya Çin’le mücadele etmiş olması, onu kendiliğinden Türk yapmaz. Bir topluluğun dili, kendini nasıl adlandırdığı, komşularının onu nasıl tanımladığı ve daha sonraki Türk topluluklarıyla ilişkisi ayrı ayrı incelenmelidir. Bu nedenle Hunlar ile Türkler arasındaki ilişki de dikkatle ele alınmalıdır. Hun devlet geleneğinin daha sonraki Türk devletlerini etkilediği, bazı Hun topluluklarının Türkçe konuşmuş olabileceği ve bozkır teşkilatında süreklilik bulunduğu söylenebilir. Buna karşılık bütün Hunların kesin biçimde Türk olduğunu iddia etmek, kaynakların verdiğinden daha kesin bir sonuç ortaya koyar. Türklerin oluştuğu coğrafya Türklerin erken tarihinin ana sahası, bugünkü devlet sınırlarıyla açıklanamayacak kadar geniş olan İç Asya ve Avrasya bozkırlarıdır. Moğolistan, Altaylar, Güney Sibirya, Tanrı Dağları, Doğu Türkistan, Kazakistan bozkırları ve bunlara bağlanan vaha bölgeleri bu tarihî coğrafyanın parçalarıdır. İç Asya yalnızca uzak ve kapalı bir bölge değildi. Avrupa, Çin, İran, Hindistan ve Yakın Doğu arasındaki ticaret, göç ve kültürel alışveriş yollarının merkezinde bulunuyordu. Bu nedenle bozkır toplulukları yerleşik dünyadan kopuk yaşamıyor; Çin, Soğd, İran, Bizans ve diğer siyasî güçlerle savaş, ticaret, diplomasi ve evlilik ilişkileri kuruyordu. The Cambridge History of Early Inner Asia , İç Asya’yı Avrupa ve Asya’nın büyük yerleşik medeniyetlerini hem birbirine bağlayan hem de birbirinden ayıran bir kültür ve iktidar alanı olarak tanımlar. Coğrafyanın farklı kuşakları, farklı geçim biçimleri meydana getiriyordu. Kuzeyde tundra ve tayga alanlarında avcılık, balıkçılık ve ren geyiği yetiştiriciliği öne çıkarken bozkırda koyun, keçi, at, deve ve sığır sürülerine dayalı hayvancılık daha geniş nüfusların yaşamasını sağlıyordu. Güneydeki vahalar ise tarım, şehirleşme ve İpek Yolu ticareti sayesinde zenginleşiyordu. Bozkır ve vaha birbirine rakip iki ayrı dünya değil, birbirine ekonomik açıdan ihtiyaç duyan alanlardı. Bozkırın çevresel koşulları, insanların belirli mevsimlerde otlak ve su kaynakları arasında hareket etmesini gerekli kılıyordu. Fakat bu hareketlilik, sürekli ve amaçsız dolaşmak anlamına gelmezdi. Toplulukların kullandıkları yaylak ve kışlaklar, hayvan sürülerinin otlatıldığı alanlar ve güzergâhlar belirliydi. Yazın serin ve otlakları zengin yüksek bölgelere, kışın daha sıcak ova ve vadilere geçilirdi. Bu nedenle eski Türkleri yalnızca “göçebe” kelimesiyle anlatmak yetersizdir. Daha doğru ifade, birçok Türk topluluğunun konar-göçer hayvancılığa dayalı bir hayat sürdürdüğüdür. Ayrıca bütün Türk toplulukları aynı biçimde yaşamıyordu. Ormanlık bölgelerde avcılık yapanlar, vahalarda tarımla uğraşanlar, şehirlerde yaşayanlar ve zamanla yerleşik kültüre geçen topluluklar da vardı. Bozkır ekonomisi: Yalnızca hayvancılık değil Eski Türk ekonomisinin temelinde hayvan yetiştiriciliği bulunuyordu. Koyun, keçi, at, sığır ve deve; beslenme, ulaşım, savaş, giyim ve barınma bakımından önem taşıyordu. Et ve süt ürünleri yiyecek sağlarken deri ve yün giyim, çadır ve ticaret için kullanılıyordu. Hayvan dışkısının yakıt olarak kullanılabilmesi bile bozkırda sürülerin hayatın bütün alanlarını etkilediğini gösterir. Ancak bozkır ekonomisini bütünüyle dış dünyadan bağımsız, kendi kendine yeten bir sistem olarak düşünmek doğru değildir. Hayvancılık büyük miktarda et, süt, deri ve canlı hayvan üretebilse de tahıl, ipek, gelişmiş zanaat ürünleri ve bazı lüks mallar yerleşik bölgelerden sağlanıyordu. Golden, göçebe ve yerleşik toplumlar arasındaki ilişkinin yalnızca savaş ve yağmadan ibaret olmadığını; ekonomik alışveriş ihtiyacının bu ilişkinin en önemli nedenlerinden biri olduğunu belirtir. Türk toplulukları canlı hayvan, at, deri, kürk ve hayvansal ürünler ihraç ederken tahıl, ipek ve çeşitli zanaat ürünleri alıyordu. Bu alışveriş kimi zaman açık pazarlar ve antlaşmalar yoluyla, kimi zaman vergi ve haraç ilişkileriyle, kimi zaman da askerî baskıyla gerçekleştiriliyordu. Bozkır devletleri açısından Çin’le ticaretin kesilmesi yalnızca ekonomik değil, siyasî bir kriz de yaratabiliyordu. Bu nedenle sınır pazarlarının açılması, ipek ve tahıl akışının sürmesi diplomatik ilişkilerin merkezinde yer alıyordu. Uygurlar döneminde ticaret daha da gelişmişti. İpek Yolu, Çin’den başlayarak Orta Asya ve İran üzerinden Akdeniz’e ulaşıyor; Kürk Yolu ise Hazar ve Bulgar ülkelerinden Ural, Güney Sibirya, Altay ve Sayanlar üzerinden doğuya uzanıyordu. Uygurların hayvancılığın yanı sıra tarıma uygun alanlarda tahıl üretmesi, Çin’e olan ekonomik bağımlılığı azaltıyordu. Soğd tüccarları bu ticaret ağında özel bir konuma sahipti. Buhara ve Semerkant çevresinde yaşayan İranî dilli Soğdlar, Çin ile Batı arasındaki ticareti yönetiyor, Türk kağanlarının diplomatik ilişkilerinde görev alıyor ve kültür aktarımında aracı oluyordu. Göktürklerin Soğd tüccarlarını himaye etmesi, İpek Yolu’nun güvenliğini ve devlet gelirlerini artırıyordu. Mukan Kağan döneminde yolların güvenlik kazanması ve Soğdların korunması, siyasî istikrarla ekonomik canlılık arasındaki ilişkiyi göstermektedir. Türklerin siyasî olarak ortaya çıkışı Göktürklerin yönetici hanedanı Çin kaynaklarında Aşina adıyla geçer. Kaynaklar, Aşina topluluğunu 5. yüzyıl ortalarında Juan-juan veya Rouran hâkimiyeti altında yaşayan ve demir işçiliği yapan bir topluluk olarak gösterir. Bu anlatının bütün ayrıntıları kesin değildir; fakat Göktürklerin yükselişinde madencilik, askerî örgütlenme ve Juan-juan sisteminin içinde kazandıkları tecrübenin etkili olduğu anlaşılmaktadır. Türklerin köken efsaneleri arasında dişi kurt anlatısı önemli bir yer tutar. Bununla birlikte Çin kaynaklarında birbirinden farklı birkaç köken anlatısı bulunmaktadır. Üstelik Aşina, Bumin ve İstemi gibi adların Türkçe kökenli olup olmadığı tartışmalıdır. Findley, erken Göktürk çevresindeki bu dilsel ve kültürel çeşitliliğin Türklerin oluşumunun çok etnili ve çok dilli bir bozkır ortamında gerçekleştiğini gösterdiğini belirtir. Bu nokta önemlidir. Eski Türk tarihi, günümüzdeki anlamıyla homojen bir ulus-devlet tarihine benzemez. Boy birlikleri içinde Türkçe konuşanlarla başka dilleri konuşan topluluklar bir arada bulunabilir; siyasî bağlılık, evlilik ve askerî ittifaklar zamanla yeni kimlikler oluşturabilirdi. Bozkırda devlet kurmak aynı zamanda bir etnik oluşum süreciydi. Bir hanedanın çevresinde birleşen topluluklar ortak bir ad, siyasî gelenek ve tarih anlatısı kazanabiliyordu. 552 yılında Bumin’in Juan-juanlara karşı kazandığı zafer bu sürecin dönüm noktası oldu. Bumin’in “İl Kağan” unvanını alması, bağımsız devletin kurulduğunu gösteriyordu. Türkçede “il” yalnızca ülke değil, siyasî düzen ve devlet anlamı da taşıyordu. Böylece “Türk” adı bir boy veya yönetici topluluğun adı olmaktan çıkarak geniş bir siyasî birliğin adı hâline geldi. Bumin doğu kanadını yönetirken kardeşi İstemi batıdaki genişlemeyi yürüttü. Göktürk hâkimiyeti kısa sürede Moğolistan’dan Orta Asya’ya ve Hazar çevresine kadar yayıldı. Sasaniler ve Bizans’la kurulan ilişkiler, Göktürklerin dünya siyasetinin büyük aktörlerinden biri hâline geldiğini gösteriyordu. Göktürklerin yükselişiyle “Türk” adı zamanla devletin çekirdeğini oluşturan topluluğun dışındaki birçok Türkçe konuşan halka da uygulanmaya başladı. Boy, bodun ve il: Türk toplumunun sosyal yapısı Eski Türk toplumu bireyden doğrudan devlete uzanan tek katmanlı bir yapı değildi. Aile, akrabalık topluluğu, boy, boylar birliği ve devlet birbirinin içine geçen sosyal ve siyasî halkalar meydana getiriyordu. Bu yapı genel olarak şu biçimde açıklanabilir: Oguş , aileyi; urug , akraba aileler topluluğunu; boy , urugların daha büyük birliğini; bodun , bir siyasî yapı içinde birleşmiş boyları; il ise bağımsız devleti ifade ediyordu. Ancak bu kavramların her dönemde ve her Türk topluluğunda tamamen aynı anlama geldiği düşünülmemelidir. Kaynaklardaki kullanımlar değişebilir. Buna rağmen ailenin toplumsal çekirdeği oluşturduğu ve boyun eski Türk tarihinin temel siyasî birimlerinden biri olduğu açıktır. Boyların başında beyler bulunurken daha büyük toplulukları yabgu, şad veya ilteber gibi yöneticiler idare edebiliyordu. Boy sistemi yalnızca soy bağına dayanmıyordu. Gerçek veya kurgulanmış akrabalık bağları, ortak çıkarlar, askerî dayanışma ve bir lidere bağlılık da boy birliklerinin oluşmasında etkiliydi. Bozkırın zor şartlarında savunma, barınma, yiyecek bulma ve sürüleri koruma ihtiyacı insanların birlikte hareket etmesini gerektiriyordu. Bu dayanışma Türk topluluklarının uzun mesafeli göçlerde kimliklerini tamamen kaybetmeden yeni coğrafyalarda örgütlenmelerini sağladı. Yine de boy sistemi her zaman devletin gücünü artırmıyordu. Merkezî otorite güçlü olduğunda boylar ortak siyasî yapı içinde örgütlenebiliyor; kağanlık zayıfladığında ise bağımsızlıklarını geri kazanmak için ayaklanabiliyordu. Göktürk ve Uygur devletlerinin tarihindeki taht mücadeleleri ve boy isyanları, bozkır devletlerinin bu kırılgan yapısını gösterir. Devlet, boyları tamamen ortadan kaldırmıyor; onları daha büyük bir siyasî düzen altında birleştiriyordu. Findley’nin aktardığı modele göre Göktürk Kağanlığı’nın merkezinde yönetici hanedan ve yakın boylar bulunuyor, bunların çevresinde gönüllü katılan veya zorla bağlanan topluluklar ile vergi ödeyen yerleşik halklar yer alıyordu. Dolayısıyla k