Şiir: İnsan Sesinin Hafızaya, Duyguya ve Anlama Dönüşmesi
Duygu, düşünce ve hayallerin, yoğunlaştırılmış bir dil, ahenk ve imgelerle aktarıldığı edebi tür.
GİRİŞ Şiir, çoğu zaman yalnızca ölçülü, kafiyeli veya güzel sözlerden oluşan bir edebiyat türü gibi düşünülür. Oysa şiirin tarihi, yazının tarihinden daha eskidir. İnsanların şiir söylemeye başlaması için önce alfabeyi, tableti veya kâğıdı icat etmeleri gerekmemiştir. Ritim tutabilen, sesleri yineleyebilen, yaşadığı olayları anlatan ve görünmeyen güçlere seslenen insan, şiirin temel koşullarını zaten oluşturmuştur. Bu nedenle şiirin başlangıcını belirli bir şaire veya tek bir metne bağlamak mümkün değildir. Yazıyla kaydedilen şiirin bir başlangıcı bulunabilir; fakat sözlü şiirin ilk örneği büyük ihtimalle tarihöncesinde, adı hiçbir zaman bilinmeyecek bir insan tarafından söylenmiştir. Şiiri gerekli kılan şey yalnızca insanın güzel söz söyleme arzusu değildir. Şiir; insanın anlamlandırma, hatırlama, ortaklaşma, yas tutma, inanma, itiraz etme ve henüz var olmayan bir dünyayı hayal etme ihtiyacından doğmuştur. Başka bir ifadeyle şiir, insanın yalnızca olanı anlatmasına değil, olanın kendisi için ne ifade ettiğini kavramasına yarar. Şiirin ortaya çıkışı Şiirin kökeni hakkında elimizde tek bir kesin açıklama yoktur. Bunun temel nedeni, şiirin yazıdan önce sözlü biçimde var olmasıdır. İlk şiirlerin gündelik konuşmalardan nasıl ayrıldığını doğrudan gözlemleyemiyoruz. Ancak şiirin muhtemelen müzik, dans, ayin, büyü, ağıt ve toplu anlatı gibi etkinliklerle iç içe geliştiğini söyleyebiliriz. Erken insan topluluklarında bilgi büyük ölçüde sözlü olarak aktarılıyordu. Bu ortamda ritim, tekrar, uyak, kalıplaşmış ifadeler ve ezgi yalnızca estetik unsurlar değildi; aynı zamanda birer hafıza tekniğiydi. Bir anlatının belirli bir ritimle söylenmesi, onun hatırlanmasını ve kuşaktan kuşağa aktarılmasını kolaylaştırıyordu. Böylece şiir, yazı öncesi toplumların hem sanatı hem arşivi hâline geldi. Avın nasıl gerçekleştirileceği, ataların kim olduğu, topluluğun hangi felaketi yaşadığı, tanrıların dünyayı nasıl yarattığı veya ölülerin ardından hangi sözlerin söyleneceği şiirsel biçimlerle korunabiliyordu. Bu bakımdan şiirin ilk işlevlerinden biri, bireysel duyguyu anlatmaktan önce toplumsal belleği taşımaktı. Aristoteles, şiirin ortaya çıkışını insan doğasında bulunan iki temel eğilimle açıklar: taklit etme ve ritimden hoşlanma. Ona göre insan, çocukluğundan başlayarak taklit yoluyla öğrenir ve taklit edilmiş görüntülerden, olaylardan veya eylemlerden haz duyar. Üstelik gerçek hayatta bakılması acı verici olan bir şeyin sanatsal temsilini görmek bile insana öğrenme ve kavrama hazzı verebilir. Buradaki “taklit”, yalnızca bir nesneyi birebir kopyalamak anlamına gelmez. Yunanca mimesis sözcüğü; taklit, temsil, tasvir ve bir şeyin benzerini oluşturma gibi anlamlara gelebilir. Dolayısıyla şiir dünyayı mekanik biçimde çoğaltmaz; insan eylemlerini seçer, düzenler ve anlamlı bir biçime dönüştürür. Aristoteles’in verdiği örnekler, erken şiirin müzik ve hareketle bağını da gösterir. Destan, tragedya, komedya ve dithyrambos gibi türlerin ortak noktası taklit olmalarıdır; fakat bu taklidi farklı araçlarla gerçekleştirirler. Şiirsel sanatlarda kullanılan temel araçlar tartım, dil ve ezgidir. Bunlar bazen ayrı ayrı, bazen de birlikte kullanılır. Özellikle dithyrambos, şiirin ayinsel kökenini anlamak bakımından önemlidir. Dionysos adına düzenlenen şenliklerde korolar, flüt eşliğinde sunağın çevresinde dans eder ve şarkılar söylerdi. Bu şiir, modern anlamda sessizce okunan bağımsız bir metin değil; beden, müzik, topluluk ve kutsal törenin birleşmesiydi. Dolayısıyla şiirin ilk hâlini bugünkü kitap şiiriyle özdeşleştirmek yanıltıcıdır. İlk şiir muhtemelen aynı anda söylenen, dinlenen, oynanan ve hatırlanan bir olaydı. İlk şiir hangisidir? “Dünyanın ilk şiiri” sorusuna kesin bir eser adıyla cevap vermek mümkün değildir. Çünkü günümüze ulaşan en eski metin, yazılmış ilk şiir olmak zorunda değildir. Ayrıca birçok eski şiir, yazıya geçirilmeden önce yüzlerce yıl sözlü olarak yaşamış olabilir. Mezopotamya’da yazı başlangıçta büyük ölçüde ekonomik ve idarî kayıtlar için kullanılmış, yaklaşık MÖ 2600 dolaylarında ise özgün edebî metinler oluşturulmaya başlanmıştır. Bu dönemde ilahiler, mitolojik anlatılar, ağıtlar, bilgelik metinleri ve destansı şiirler ortaya çıkmıştır. Bu nedenle “ilk şiir” ile “adı bilinen ilk şairin şiiri” arasında ayrım yapmak gerekir. Adı bilinen en eski edebî yazar ve şair olarak genellikle MÖ 23. yüzyılda yaşamış Enheduanna kabul edilir. Akad hükümdarı Sargon’la ilişkili olan Enheduanna, Ur kentinde yüksek rahibe olarak görev yapmış; İnanna’ya yönelik ilahiler, dualar ve şiirler kaleme almıştır. Eserlerini kendi adıyla ilişkilendirmesi, onu edebiyat tarihinde özel bir konuma yerleştirir. Enheduanna’nın bilinen eserleri arasında İnanna’nın Yüceltilmesi , Yüce Gönüllü Hanım ve İnanna’ya adanmış başka ilahiler bulunmaktadır. Bunlar yalnızca dinî övgüler değildir. Bazılarında şairin sürgün, korku, siyasal çatışma, yalnızlık ve yeniden kabul edilme deneyimi de hissedilir. Böylece şiir, topluluk adına tanrıya seslenen törensel bir biçim olmanın yanında, belirli bir kişinin yaşadığı iç ve dış çatışmaları ifade eden bir sese dönüşür. Enheduanna’ya ayrıca çok sayıda tapınak ilahisi ve dua atfedilmektedir. Ancak Enheduanna’nın “dünyanın ilk şairi” olduğunu mutlak biçimde söylemek yerine, adı günümüze ulaşmış ilk şairlerden ve adı bilinen en eski yazarlardan biri olduğunu söylemek daha doğrudur. Ondan önce de şiir vardı; yalnızca o şiirleri söyleyenlerin adlarını bilmiyoruz. Gılgamış Destanı da en eski şiirsel anlatılardan biridir fakat tek seferde, tek bir şair tarafından bugünkü biçimiyle oluşturulmamıştır. Gılgamış hakkındaki Sümerce şiirler zaman içinde bir araya getirilmiş, değiştirilmiş ve daha sonraki dönemlerde destanın standart biçimine kaynaklık etmiştir. Bu nedenle Gılgamış, “ilk şiir”den çok, günümüze ulaşan en eski büyük şiirsel anlatı geleneklerinden biri olarak değerlendirilmelidir. Şiirin varoluşundaki temel parçalar Bir şiiri yalnızca dizelere bölünmüş metin olarak tanımlamak yetersizdir. Şiir, çeşitli unsurların birbiriyle kurduğu ilişkiden doğar. Bu unsurların her biri tek başına şiir oluşturmayabilir; fakat birlikte çalıştıklarında sıradan dili yoğunlaştırarak şiirsel deneyimi meydana getirirler. Dil Şiirin ilk maddesi dildir. Ancak şiir, dili yalnızca bilgi iletmek için kullanmaz. Kelimelerin anlamlarının yanında seslerinden, çağrışımlarından, tarihinden ve birbirleriyle oluşturduğu gerilimden yararlanır. “Gece soğuktu” cümlesi bir durum bildirir. Şiir ise gecenin soğukluğunu insanın yalnızlığına, korkusuna, özlemine veya hatırasına bağlayabilir. Böylece kelime, sözlükteki anlamından daha geniş bir anlam alanına kavuşur. Şiir dilinde kelimeler yalnızca bir şeyi göstermez; başka şeyleri de çağırır. Bir kapı, yalnızca fiziksel bir kapı değil, ayrılık veya başlangıç olabilir. Bir nehir zamanın, unutmanın ya da geri dönülmezliğin imgesine dönüşebilir. Ritim ve ses Ritim, şiirin en eski parçalarından biridir. Ölçülü şiirde hecelerin, vurguların veya uzun ve kısa seslerin belirli bir düzeni bulunur. Serbest şiirde de geleneksel ölçü olmasa bile sözcüklerin sıralanışı, duraklar, tekrarlar ve cümle uzunlukları bir iç ritim meydana getirir. Bu nedenle şiirin ritmi yalnızca aruz, hece veya uyak meselesi değildir. Şair, okurun nefesini bile düzenleyebilir. Kısa ve kesik dizeler telaş, korku veya öfke yaratırken uzun dizeler düşüncenin akmasını, genişlemesini ya da ağırlaşmasını sağlayabilir. Şiirin müzikle tarihsel yakınlığı burada sürer. Şiir müzik değildir fakat seslerin anlam üzerindeki etkisini kullanır. Aynı kelime, farklı bir ritim içinde söylendiğinde başka bir duygusal değer kazanabilir. İmge İmge, şiirin düşünceyi duyusal bir biçime dönüştürmesidir. Soyut bir kavram, görülebilir, işitilebilir veya hissedilebilir bir sahne aracılığıyla anlatılır. Örneğin zamanın hızla geçtiğini söylemek bir düşüncedir. “Takvimden sessizce düşen yapraklar” demek ise zamanı bir görüntüye dönüştürür. İmge, düşünceyi ortadan kaldırmaz; düşüncenin bedensel ve duyusal biçimde yaşanmasını sağlar. Duygu Şiir duyguyla yakından ilişkilidir ancak şiir, kontrolsüz bir duygu boşalması değildir. Duygunun şiir olabilmesi için biçim kazanması gerekir. Bir insanın üzülmesi tek başına şiir değildir. Üzüntünün belirli kelimeler, ritimler, imgeler ve susuşlar aracılığıyla düzenlenmesi şiiri oluşturur. Bu nedenle iyi şiir, “duygulu olmak” ile sınırlı değildir. Duygu ile düşünceyi, içtenlikle biçimsel kontrolü bir arada taşımalıdır. Hayal gücü Şiir yalnızca yaşanmış olayları kaydetmez. Gerçekte bulunmayan kişileri, ihtimalleri ve dünyaları kurabilir. Aristoteles’in şair ile tarihçi arasında yaptığı ayrım bu noktada önemlidir. Tarihçi gerçekleşmiş olanı, şair ise gerçekleşmesi mümkün olanı anlatır. Bu nedenle şiir, tekil bir olayın ötesinde insan davranışına ilişkin daha genel bir hakikate ulaşabilir. Şairin özgürlüğü keyfîlik anlamına gelmez. Kurduğu olayların kendi içinde bir zorunluluk veya olabilirlik taşıması gerekir. Başarılı şiirde parçalar öyle düzenlenmelidir ki önemli bir bölüm çıkarıldığında bütünün yapısı değişsin. Biçim ve bütünlük Şiirde biçim, içeriğin dışına sonradan geçirilmiş bir süs değildir. Anlam çoğu zaman biçimin içinde ortaya çıkar. Dizenin nerede kesildiği, hangi sözcüğün tekrarlandığı, hangi sesin öne çıktığı veya neyin söylenmeden bırakıldığı şiirin anlamını değiştirir. Aristoteles’in özellikle tragedya için belirlediği bütünlük ilkesi, şiire de uygulanabilir: Bir eserin parçaları rastgele yan yana gelmemeli, birbirini gerekli kılmalıdır. Bir şiirin güçlü olması, içindeki her kelimenin vazgeçilmez olması demek değildir; ancak şiirdeki seçimlerin ortak bir etki oluşturması gerekir. Şair, eser, dünya ve okur M. H. Abrams, şiir ve sanat kuramlarını anlamak için dört temel öğe arasındaki ilişkiye dikkat çeker: sanatçı, eser, dış dünya ve okur. Farklı dönemlerin kuramları bu öğelerden birini merkeze yerleştirmiştir. Bazı kuramlar şiiri dünyanın taklidi, bazıları okur üzerinde etki yaratan bir araç, bazıları şairin zihninin dışavurumu, bazılarıysa kendi içinde bağımsız bir yapı olarak görür. Bu ayrım, şiirin tek bir tanıma indirgenememesini açıklar: Şiir dünyayı temsil eder. Şairin iç dünyasını ifade eder. Okurda duygu ve düşünce meydana getirir. Aynı zamanda kendi kuralları ve bütünlüğü bulunan bir dil yapısıdır. Abrams’ın kitabının başlığındaki “ayna” ve “lamba” benzetmesi de bu dönüşümü ifade eder. Ayna anlayışında sanat dış dünyayı yansıtır. Lamba anlayışındaysa şiir, şairin zihninden ve hayal gücünden dışarıya yayılan bir ışık gibi düşünülür. Romantik şiir kuramıyla birlikte şairin yaratıcı zihni, duyarlılığı ve hayal gücü daha merkezî hâle gelmiştir. Şiir neden gereklidir? Şiirin gerekliliği, şiirin her insana zorunlu olarak okutulması gerektiği anlamına gelmez. Buradaki gereklilik, şiirin insanî ve toplumsal bazı ihtiyaçlara başka araçların tam olarak karşılayamadığı biçimlerde cevap vermesidir. Şiir, yaşantıyı anlamlı hâle getirir İnsan yalnızca olayları yaşamaz; yaşadıklarının ne anlama geldiğini de çözmeye çalışır. Ölüm biyolojik bir olaydır fakat bir yakının ölümü, yaşayan kişi açısından hatıra, suçluluk, sevgi, öfke ve boşluk gibi birçok anlam taşır. Bilim ölümün nasıl meydana geldiğini açıklayabilir; şiir ise ölümle yaşamanın nasıl hissettirdiğini anlatabilir. E. de Selincourt’a göre şiir, insan deneyimine güzellik içinde bir ses verir. Normalde önemsizleşecek veya hızla geçip gidecek bir yaşam ânını durdurur, onun temel niteliğini açığa çıkarır ve yaşananların insan için gerçek bir değer taşımasını sağlar. Buradaki güzellik, şiirin yalnızca hoş konuları işlemesi demek değildir. Şiir acıyı, çirkinliği, savaşı ve umutsuzluğu da konu edinebilir. Fakat acıyı biçime dönüştürerek onun yalnızca ezici bir olay olarak kalmasını engeller. Selincourt, şairin kendi acısını veya başkasının acısını sıradan bir olay aktarımından daha yoğun hissettirdiğini; ancak bunu insanı yalnızca çökerten değil, aynı zamanda yükselten bir biçimde yaptığını savunur. Bu düşünce tartışılabilir. Her şiirin okuru yükselttiğin