Anarşizm | Pierre-Joseph Proudhon, Mihail Bakunin
Anarşizm, devlet otoritesini ve hiyerarşik iktidarı reddeden, bireylerin özgür işbirliğine dayalı, gönüllü ve merkezi olmayan bir toplum düzenini savunan politik felsefedir.
BİRİNCİ BÖLÜM: PIERRE-JOSEPH PROUDHON VE ANARŞİZmin DOĞUŞU Çocukluk, Yoksulluk ve Matbaacılık Yılları (1809-1838): Pierre-Joseph Proudhon, 15 Ocak 1809'da Fransa'nın Besançon kentinde, fakir bir fıçıcı ve meyhane sahibinin oğlu olarak dünyaya geldi. Ailesi, onu ve diğer çocuklarını zar zor geçindirebiliyordu. Daha dokuz yaşında bir çocukken, ailesinin geçim sıkıntısı nedeniyle okulu bırakmak ve Jura Dağları'nda sığır çobanı olarak çalışmak zorunda kaldı. Bu erken dönem yoksulluğu ve köylü kökenleri, onun hayatı boyunca ideal toplum anlayışını şekillendirdi: küçük çiftçilerin ve zanaatkârların özgür ve onurlu bir yoksulluk içinde yaşayabileceği bir dünya. Proudhon, erken yaşlarda olağanüstü bir entelektüel yetenek gösterdi ve Besançon'daki prestijli koleje burslu olarak kabul edildi. Ancak ailesinin maddi sıkıntıları onu eğitimini yarıda bırakarak matbaacılık öğrenmeye zorladı. Matbaa çırağı olarak çalışırken kendi kendine Latince, Yunanca ve İbranice öğrendi. Bu dönemde, matbaada tanıştığı ütopik sosyalist Charles Fourier'den etkilendi. Genç yaşta kendi matbaasını kurma girişimi başarısızlıkla sonuçlandı, ancak bu süreç onun yazarlığa olan ilgisini daha da güçlendirdi. 1838 yılında, Besançon Akademisi tarafından verilen bir burs, 29 yaşındaki Proudhon'un Paris'e giderek fikirlerini sistematize etmesine olanak sağladı. "Mülkiyet Hırsızlıktır" ve Anarşizmin İlanı (1840-1848): Proudhon, Paris'teki ilk yıllarında en ünlü eserini kaleme aldı: Qu'est-ce que la propriété? (Mülkiyet Nedir?, 1840). Bu kitap büyük bir yankı uyandırdı; çünkü Proudhon burada hem “Ben bir anarşistim” diyerek kendisini bu terimle tanımlayan ilk kişi oldu, hem de “Mülkiyet hırsızlıktır!” ( La propriété, c'est le vol! ) sloganını ortaya attı. Ancak Proudhon, mülkiyeti mutlak anlamda değil, başkalarının emeğine el koyarak elde edilen ve sömürüye dayanan mülkiyet biçimini kastetmekteydi. Ona göre, kişinin kendi emeğinin ürününe sahip olması meşruydu; ancak başkasının emeğinden rant elde eden mülkiyet biçimi meşru değildi. Bu eser, Fransız yetkililerin dikkatini çekti ve Proudhon'un kovuşturulmasına yol açtı. 1846'da Système des contradictions économiques ou Philosophie de la misère (Sefaletin Felsefesi) adlı eserini yayımladı. Bu eserdeki Tanrı eleştirisi, o zamana kadar bu denli radikal bir eleştiri beklenmediği için kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Aynı yıllarda Karl Marx ile tanıştı ve aralarında yoğun bir yazışma başladı. Ancak Marx, Proudhon'un ekonomik düşüncelerini daha sonra Sefaletin Felsefesi 'ne karşı yazdığı Felsefenin Sefaleti (1847) adlı eserinde sert bir şekilde eleştirdi. Marx, Proudhon'u “küçük burjuva sosyalisti” olarak nitelendirdi. Bu tartışma, Birinci Enternasyonal içinde anarşist ve Marksist kanatlar arasındaki ayrışmanın kaynaklarından biri haline geldi. Proudhon, bu dönemde Lyon Mutualists adlı gizli işçi cemiyetine katıldı ve burada karşılıklılık (mutualism) teorisini geliştirdi. Bu teoriye göre, küçük gruplar birlikte çalışacak ve krediye bir Halk Bankası aracılığıyla erişilebilecekti. 1848 Devrimleri ve Aktif Siyaset (1848-1849): 1848 Devrimleri'nin patlak vermesiyle birlikte Proudhon, Fransa Kurucu Meclisi'ne seçildi. Mecliste, devletin tüm biçimlerine karşı çıkan radikal konuşmalar yaptı. Bu dönemde federalizm fikrini benimsemeye başladı ve kendisini “federalist” olarak tanımladı. 1849'da, faizsiz kredi sağlayacak bir “Halk Bankası” ( Banque du Peuple ) kurma girişiminde bulundu. Ancak bu girişim başarısız oldu ve Proudhon, Louis-Napoléon Bonaparte'a yönelik eleştirileri nedeniyle hapis cezasına çarptırıldı. Proudhon, toplumsal devrimin barışçıl bir şekilde gerçekleştirilebileceğine inanıyordu. Olgunluk Dönemi ve Başlıca Eserleri (1850-1865): Hapisten çıktıktan sonra Proudhon, Fransa'da gözetim altında yaşamaya devam etti. 1851'de Idée générale de la révolution au XIXe siècle (19. Yüzyılda Devrimin Genel Fikri) adlı eserini yayımladı. 1858'de, yeni eseri De la justice dans la Révolution et dans l'Église (Devrimde ve Kilisede Adalet) nedeniyle yeniden yargılandı ve bu kez Belçika'ya sürgüne gitmek zorunda kaldı. Sürgün yıllarında yazmaya devam etti; La Guerre et la Paix (Savaş ve Barış, 1861) ve Du Principe fédératif (Federasyon İlkesi, 1863) gibi önemli eserler kaleme aldı. Proudhon'un özgürlük anlayışı, “komünizm ve mülkiyetin sentezi” olarak tanımlanabilir. Ona göre anarşi, “iktidarsız düzendir” ( Anarchy is Order Without Power ). Bu söz, daha sonra anarşist sembol olan daire içindeki A harfine ilham vermiştir. Sağlığı giderek bozulan Proudhon, 19 Ocak 1865'te Paris'in Passy semtinde 56 yaşında hayata gözlerini yumdu. Ölümünden sonra, onun özgürlükçü sosyalizmi bireyci anarşizm, kolektivist anarşizm, anarko-komünizm ve anarko-sendikalizm gibi farklı kollara ayrıldı. İKİNCİ BÖLÜM: MİHAİL BAKUNİN VE KOLEKTİVİST ANARŞİZM Aristokrat Kökenler ve Felsefeye Yöneliş (1814-1840): Mihail Aleksandroviç Bakunin, 30 Mayıs 1814'te Rusya'nın Tver bölgesindeki Pryamukhino malikanesinde, varlıklı bir aristokrat ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 14 yaşında Sankt-Peterburg'daki Topçu Okulu'nda askeri eğitim aldı ve 1832'de Rusya İmparatorluk Muhafız Alayı'na subay olarak atandı. Ancak Bakunin, askeri kariyeri tatmin edici bulmadı. 1835'te orduyu ve sivil görevi terk ederek Moskova'ya gitti ve kendini felsefe çalışmalarına adadı. Burada eski üniversitelilerden oluşan bir grupla arkadaşlık kurdu ve özellikle Schelling, Fichte ve Hegel üzerine yoğunlaştı. 1840 yılında, Hegel felsefesini daha derinlemesine incelemek üzere Berlin'e gitti. Avrupa Yılları: Genç Hegelciler, Proudhon ve Marx ile Tanışma (1840-1848) Berlin'de Genç Hegelciler çevresine katılan Bakunin, burada radikal fikirlerle tanıştı. Almanya, İsviçre ve Belçika'da zaman geçirdikten sonra Paris'e yerleşti. Paris'te hem Pierre-Joseph Proudhon hem de Karl Marx ile tanıştı ve onlarla tartışmalara girdi. Bakunin'in giderek artan radikalizmi, akademik bir kariyer umutlarını sona erdirdi. Rus İmparatorluğu'nun Polonya'yı işgaline karşı çıktığı için Fransa'dan sınır dışı edildi. 1848 Devrimleri'nin patlak vermesiyle birlikte Bakunin, devrimci faaliyetlere aktif olarak katıldı. Prag'da (1848) ve Dresden'de (1849) ayaklanmalara öncülük etti. Dresden ayaklanmasının başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından yakalandı, önce Saksonya'da, ardından Avusturya'da yargılandı ve 1851'de Rusya'ya iade edildi. Hapis, Sürgün ve Efsanevi Kaçış (1849-1861): Rusya'da Peter ve Paul Kalesi'nde hapsedilen Bakunin, 1857'de Sibirya'ya sürgüne gönderildi. Ancak 1861'de, Japonya üzerinden ABD'ye ve oradan da Avrupa'ya kaçmayı başardı. Bu kaçış, onun efsanevi devrimci kimliğini daha da pekiştirdi. Londra'da Alexander Herzen ile birlikte Kolokol (Çan) dergisinde çalıştı. Birinci Enternasyonal ve Marx ile Ayrışma (1864-1872): 1864'te Londra'da kurulan Uluslararası Emekçiler Birliği'ne (Birinci Enternasyonal) katılan Bakunin, kısa sürede örgütün en etkili isimlerinden biri haline geldi. Ancak burada Karl Marx ile şiddetli bir mücadeleye girdi. Marx, devrim sonrası bir “proleter devleti” kurulmasını savunurken; Bakunin, her türlü devlet biçimine karşı çıkıyor ve devrimin amacının devleti tamamen ortadan kaldırmak olduğunu ileri sürüyordu. Bakunin, Marksist rejimlerin proleterya diktatörlüğü değil, tek parti diktatörlüğü olacağını öngörmüştü. Bakunin, anarşizmin “kolektivist” kanadının önde gelen temsilcisi oldu. Ona göre, üretim araçları kolektif olarak sahiplenilmeli ve emeğin ürünü, “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” ilkesiyle değil, “herkese emeğine göre” dağıtılmalıydı. Bu, daha sonraki anarşist komünizmden farklı olarak, ürünün tamamen ortaklaşa tüketilmesini değil, emeğin karşılığının alınmasını savunan bir yaklaşımdı. Son Dönem: İsviçre'de Mücadele ve Ölüm (1872-1876): Enternasyonal'den ihraç edildikten sonra Bakunin, faaliyetlerini İsviçre'de sürdürdü. Burada kendi uluslararası örgütünü (Jura Federasyonu) kurdu ve anarşist propaganda çalışmalarına devam etti. 1876'da, İsviçre'nin Bern kentinde 62 yaşında öldü. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: PROUDHON VE BAKUNİN'İN ANARŞİZMİ: TEMEL FARKLAR VE ORTAK NOKTALAR Proudhon ve Bakunin, anarşizmin iki kurucu babası olarak kabul edilmekle birlikte, düşünceleri arasında önemli farklılıklar bulunur. Ancak her ikisi de devlete ve otoriteye karşı amansız bir mücadele yürütmüş, oy pusulasının “aldatmacasına” meydan okumuş ve siyasi iktidarı istememişlerdir. Proudhon'un Anarşizmi (Karşılıklılık - Mutualizm): Proudhon, daha çok bireyci ve federalist bir anarşizm anlayışını savunmuştur. Ona göre ideal toplum, küçük üreticilerin (çiftçiler, zanaatkârlar) kendi aralarında gönüllü sözleşmelerle örgütlendiği, karşılıklı hizmet ve değişim ilkesine dayanan bir federasyondur. Devrimden çok, kademeli reformları ve karşılıklı yardımlaşmayı önemsemiştir. İşçi konseyleri ve kooperatifleri savunmuş, toprağın ve işyerlerinin özel mülkiyetine veya kamulaştırılmasına karşı bireysel işçi/köylü mülkiyetini tercih etmiştir. Bakunin'in Anarşizmi (Kolektivizm): Bakunin ise daha kolektivist, devrimci ve eylem odaklı bir anarşizm anlayışını temsil eder. Ona göre, özgürlük ancak devletin ve tüm otorite biçimlerinin şiddet yoluyla yıkılmasıyla mümkündür. Meşhur sözü “Yıkıma olan tutku aynı zamanda yaratmaya olan tutkudur” bu radikal yaklaşımı özetler. Bakunin, Proudhon'un sistemini fazla “metafizik, idealist ve kuramsal” bularak eleştirmiştir. Ortak Noktalar: Her iki düşünür de devleti insan özgürlüğünün en büyük düşmanı olarak görmüş, her türlü hiyerarşi ve tahakküm ilişkisini reddetmiş, toplumun zorunlu değil gönüllü birlikteliklere dayanması gerektiğini savunmuş ve kararların doğrudan etkilenen bireyler ve topluluklar tarafından alınması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bakunin, Proudhon'dan büyük ölçüde etkilenmiştir. Bakunin, Proudhon'un eserlerini hapishanede okumuş ve onun fikirleri, kendi anarşist teorisinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Proudhon'un ölümünden kısa bir süre önce, Bakunin onu 1863 ve 1864'te ziyaret etmiştir. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: ANARŞİZMİN TEMEL İLKELERİ Her iki düşünürün de üzerinde mutabık kaldığı temel ilkeler şunlardır: Devletsizlik: Devlet, insan özgürlüğünün en büyük düşmanıdır. Proudhon'un ifadesiyle, “yönetilmek, gözetlenmek, denetlenmek, yasaklanmak, düzeltilmek, cezalandırılmak demektir”. Otorite Karşıtlığı: Her türlü hiyerarşi ve tahakküm ilişkisi reddedilir. Anarşizm, otoritenin reddiyesini, tahakkümün her türlüsünün karşıtı olmayı ifade eder. Gönüllü İşbirliği: Toplum, zorunlu değil, gönüllü birlikteliklere dayanmalıdır. Özyönetim: Kararlar, doğrudan etkilenen bireyler ve topluluklar tarafından alınmalıdır. BEŞİNCİ BÖLÜM: ANARŞİZMİN MİRASI Proudhon ve Bakunin, anarşizmin teorik ve pratik temellerini atan iki dev isimdir. Proudhon, anarşizmi bir felsefe olarak sistematize etmiş ve “mülkiyet hırsızlıktır” sözüyle mülkiyet ilişkilerini sorgulamıştır. Bakunin ise bu düşünceyi devrimci bir pratiğe dönüştürmüş, devletin her türlüsüne karşı amansız bir mücadele yürütmüştür. Proudhon'un düşünceleri, Alexander Herzen, Peter Lavrov ve Peter Kropotkin gibi Rus yazarlar üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Bakunin ise anarşist hareketin en etkili figürlerinden biri olarak kabul edilir ve devrimci sosyalist, sosyal anarşist ve kolektivist anarşist geleneklerde önemli bir yere sahiptir. Aralarındaki farklılıklara rağmen, her ikisi de insan özgürlüğünün ancak otoritenin tüm biçimlerinin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olacağı konusunda hemfikirdir. Onların mirası, günümüz anarşist hareketlerinin ve özgürlükçü düşüncenin hâlâ en önemli referans noktalarından biridir.